MUSTAFA DUYMAZ / PANİK YOK, HER ŞEY YOLUNDA

MUSTAFA DUYMAZ / PANİK YOK, HER ŞEY YOLUNDA


Günümüzde geç kapitalist sistemin sömürü araçlarının artık hiç de gizlenmeye gerek duymadığı şanssız coğrafyalarda; “kent iri”leri büyüyüverdi. Distopik romanlardaki korkunç metropollerin kötü kopyaları gibi... içerikten yoksun. “Havaalanı, şehir hastanesi, yol, baraj” bayındırlık sözcükleri değil artık; hasta uygarlığımızın deri üstündeki lezyonları... Uydu haritalarına bakınca umudunu yitirmiş doktorların edasına bürünmemek elde değil; ancak hasta olan da maalesef biziz. Durumun vahametini kavramaya ise gerek yok sanki; günü kurtardıysak eğer: “Panik yok! Her şey yolunda!”

İnsanlığımızın sınır tanımayarak vardığı bu hazin durum tartışılırken terimler de birbiri üstüne yığılıyor... Daha postmodernizmin denizine yeni açılmıştık ki posttruth girdabına kapıldık. Hakikat artık önümüzü görmemizi sağlamıyor. Vurdumduymazlık ve popülizmin yeni türevleri yaşamımıza yapışkan bir sakillikle dahil olalı beri “Cassandra Sendromu”ndan çıkamıyoruz. Bu yüzdendir ki elimizdeki kayıt olanakları ile sürekli bir belgeleme halindeyiz. Mobeselerin peşinde güvenlik görevlilerinden çok sade vatandaş koşuyor. Savcılık iddialarından politikacı demeçlerine, doğa tahriplerinden “restorasyon gören” yapılara uzanan devasa bir “öncesi/sonrası” arşivinin oluşmasını, günümüzün kolektif ama trajik kazanımı olarak saymak belki bir teselli olabilir. Ancak bu bunca kaynayan çabadan bir çare doğacağını ummamak da elde değil.

Mustafa Duymaz’ın işleri de kente dair uzun tanıklığımızın belgeleri adeta; ülkenin hemen her yerini aynı kimliksizliğe taşıyan toplu konutların, vinçlerin, metal profillerin oluşturduğu kafesleri, bir önceki elli yılın ürettiği çarpık kentleşmenin sonsuz deseni üzerinde betimliyor. Nereye kadar uzandığını bilemediğimiz manzaralarda ayaklarımızın bastığı toprak zemini çekip almış sanatçı, yukarılardayız ama nereden şehre baktığımızı kestiremiyor, o mesafeden hiçbir canlıyı göremiyoruz. Aşağıda kalanları, toprağı sevenleri kabul etmiyor sonuçta bu sistem. Kim olduğunu unutana kadar, kimin üstüne bastığına bakmadan tırmanmaya sevk ediyor. Tırmanana ödül olarak “daha ulu-kule bir rezidans” var ve kesintisiz gösteriş için daha çok baz istasyonu...

Monokromatik bir renk paletiyle tasvir edilen dokuya aşinayız; kırık camlar ya da “bağıran” bir tabeladan biliyoruz ki burası başkent Ankara ama ülkemizdeki herhangi başka bir kent de farklı bir kaderi paylaşmıyor sonuçta. Profillerin aralarına “tüketim kültürünün sirenleri”ni, reklam panolarını, özenle yerleştiriyor sanatçı. Kadın bedenini metalaştırma sürecinde kirpiğin gölgesinde kılı kırk yaran estetik anlayışla gökyüzünü kapatan beton ve metal yığınlarının hoyratlığı arasındaki tezatı açığa çıkarıyor.

Kentin toksik gücünü inşaat alanlarının uyaran renkleriyle; parlak sarılar, turuncularla vurguluyor Duymaz. Bu arsızca kütleleriyle böbürlenen yapıları, gecenin karanlığında dahi unutmak mümkün değil, zira çeperlerindeki birbirinden parlak ışıklandırmalara maruz bırakılıyoruz. Kentin giderek silinen neşesinin yerini gereğinden fazla renk ve ışıkla gözleri yoran bir yapaylık kaplıyor. Duymaz, kentte ışıkla yaratılan tuhaf kirliliği, neon renkler ve yapıların kesitlerini buluşturduğu geometri ile ifade ediyor.

Tarih gösteriyor ki iktidar ve mimarlık ilişkisinin ardında saklanamayacak kadar kanlı öyküler barınıyor. Anıtsal yapıların güzellikleri ne hazindir ki isimsiz kölelerin, saf alın terinin mirasıdır. Günümüzün kolaycılığı ve sığlığında, yaşadığımız önlenemez (kentsel) dönüşümde ortaya çıkan vasatlığa o kadar da şaşırmıyor insan lâkin bu vasatlığa duyulabilen hayranlık daha fazla kol kanat kırıyor. Ormanlar, işçiler, mahalleler, bellek, tarih ve gökyüzü kurban edildi madem... bunun için mi? Bu şekilsiz kalabalıkta insan “hiçlik duvarına” çarptıkça duramayıp Baudrillard’a seslenmek istiyor: “Bu yaşadığımız keşmekeş tam olarak neyin simülasyonu?“

Mustafa Duymaz izleyeni çaresiz bırakmıyor ancak; işlerinde canlanan bu üst üstelik, sıkışmışlık ve inşaat gürültüsü bir silkinme arzusu uyandırıyor. Hepimizi çıkış yolunu bulmak için gökyüzüne daha çok bakmaya davet ediyor.


Aslı Alpar
Eylül, 2017

----
Kentler ve metropoller, içinde bulunduğumuz çağın belki de en önemli konusu ve uğraşı. Kendinden önceki bütün katmanları hırpalayarak kendini vareden günümüz kentleşme anlayışının, bilhassa dünyanın farklı metropollerinde şahit olabileceğimiz inşa odaklı sürekliliği nedeniyle birçok insan 'kentsel dönüşüm' ve 'kentsel soylulaştırma' gibi kavramlara aşina. Bununla birlikte, mekanın kendisini sürekli hızlanan bir biçimde yeniden üretmesiyle sunulan öngörüler ise günümüzün en temel gerilimi. Bu gerilimin çıkış noktası olarak belirleyebileceğimiz siyasi ve ekonomik nedenlerin kentlerle kurduğu diyalektiği farketmek ise yeni bir keşif değil kuşkusuz; zira kentin politik bir koz olduğundan ve bu bağlamda yeniden inşanın, aynı zamanda güç gösterisi kabul edilebilecek tüketim alışkanlıkları ile doğrudan ilişkili olduğundan bahseden çeşitli kaynaklara ulaşmak mümkün.

Bu ilişkiler ağı içinde; muktedirin kendi ufku ile sınırlandırdığı 'fütüristik' iddiaları ve varlığını ebediyete dek hissettirme arzusu nedeniyle sürekli ve yeniden inşa edilen kentler üzerinden pazarlanan 'iyi yaşam' algısı ise tutarsızlıklarla örülü. Mevzu bahis tutarsızlıkları ve her tanımın pratikte kendi karşıtını da içerdiğini bazı tarihsel kayıtlara bakarak anlamak gayet olası. Örneğin; medeniyet konusunda Batı dünyasının ilham kaynaklarından olan Romalılar'ın, Colosseum veya Aspendos gibi amfitiyatroları içinde ölümüne dövüşen köleleri seyre sundukları gladyatör gösterilerini, 'barbarlar' tarafından çökertilene kadar bir eğlence aracı olarak düzenlemeye devam ettiğini birçok kaynak üzerinden biliyoruz. Dolayısıyla kentlerin tarihi, tıpkı Charles Dickens'ın yazdığı 'İki Şehrin Hikayesi' adlı romanın meşhur başlangıcında* olduğu gibi; çeşitli zıtlıkları barındıran, güç ve tüketimle doğrudan ilişkili olaylardan oluşuyor. Ayrıca, kentlerin sınırlı üretkenlik ve bolca tüketim vadeden finansal öngörüler uyarınca sürekli ve yeniden tasarlanması doğrultusunda ortaya çıkan içeriğe ve görüntüye baktığımızda; kolektif iletişim olanaklarının kısıtlanmasıyla bireyden, tektipleşme ve çapsız bir işlevsellik yüzünden estetikten ve ahrazlı modernite algısı yüzünden doğal olandan uzaklaştığını görüyoruz.

Artık kimse meydanların ve sosyal mekanların kamudan uzaklaştırılmasına, doğanın vahşice tahrip edilmesine veya kutsallık atfettiği mekanların lüks konaklama tesisleri ve gökdelenlerle kuşatılmasına şaşırmıyor. Bu nedenle, çoğunlukla soylulaştırmaya dayalı projelendirilen kentsel dönüşümün milyarlarca insan için hayatın kabullenilmiş bir parçası haline gelmiş olması kaçınılmaz bir durum. Bu noktada, günümüz insanının tıpkı Fahrenheit 451'de** herkesin ezberlediği bir kitapla var olduğu geleceğin insanları gibi, kendilerine yüklenen kentsel tüketime dayalı imajlarla varolduğunu gözlemlemek mümkün; zira bir taraftan kişisel gelişimin, inançların ve 'insanın kendini bulması' fikrinin çeşitlenerek insanlara sunulması mevzu bahisken, diğer taraftan herkes benimsediği simulasyonun imajıyla bütünleşmeye çalışıyor. Kentler, yüklenmiş imajlarla kendini bütünlemeye çalışan insanlara benzerken, insanlar da yaptıkları kentlere benziyor. Dolayısıyla, bir anlamda beyaz eşya gibi görünen faraday kafesleri içinde geçen yaşam ve konaklama alanları üzerinden hem kentler hem de insanlık, kendiliğinden üreyen bir kimliksizleşme içine doğru savruluyor. Artık olan biten her şeyi, insanların hayat hikayeleri yerine kentsel değişimler üzerinden açıkça takip edebiliyoruz.

Uzun süredir kentsel oluşumların, değişimlerin ve soylulaştırmanın takibini yaparak, çalışmalarını bu eksende sürdüren Mustafa Duymaz; yeni sergisi 'Panik yok, her şey yolunda!' ile, yaşadığı dönemin ikircikli gerçeklerine tanıklık ederken, eserleri üzerinden bu tanıklığı arşivlemeye devam ediyor. Duymaz'ın bu sergi içinde yer alan yapıtları; eskiden çok daha güzel olduğu söylenen, hakkında masallar yazılmış, hikayeler oluşmuş ve yer yer rivayetler ile sırlanmış kentlerin günümüzdeki karanlık tahayyülünü sorgulamamıza neden oluyor. Kuşatılmışlık, gerilim, huzursuzluk, her şeyin üretim aşamasından itibaren hızla eskiyor oluşu ve bütün bunların kentler üzerinden insan hayatına sirayet edişi gibi bir anlamda içinde yaşadığımız dönemin zeitgeist'ı olan durumlar, Duymaz'ın eserlerinde yakalayabileceğimiz ana temaları oluşturuyor.

Bu açıdan bakıldığında ''Panik yok, her şey yolunda!'' cümlesi, bir tür rahatlama beklentisi içermesine rağmen alışılmış ya da öngörülen depresyonun bu 'bayağı' rahatlama imajıyla örtbas edildiğine işaret ediyor. Bir diğer deyişle Duymaz, sergilenen eserleri üzerinden vaadedilmiş yapay cennetler adına yaşanan cehennemin görsel kaydını tutmaya ve bu kayıtlar üzerinden içinde bulunduğumuz zamanın kentsel alametlerini sorgulamaya devam ediyor.

*''Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana - sözün kısası, şimdikine öylesine yakın bir dönemdi ki, kimi yaygaracı otoriteler bu dönemin, iyi ya da kötü fark etmez, sadece 'daha' sözcüğü kullanılarak diğerleriyle karşılaştırılabileceğini iddia ederdi."- Charles Dickens (İki Şehrin Hikayesi)

''it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of light, it was the season of darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to heaven, we were all going direct the other way- in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only.'' Charles Dickens - A Tale of Two Cities

** Fahrenheit 451 – Ray Bradbury, Simon & Schuster Yayınevi, Kasım 2011

Ayşin Zoe GÜNEŞ
Eylül, 2017

-----

In today's unfortunate geography where the tools of exploitation of the late capitalist system no longer needs to be concealed; the "big cities" grew. Like the bad copies of the terrible metropolises in dystopic novels... they are full of nothing. "Airport, city hospital, road, dam" are not the words of public works anymore; but are the lesions on the skin of our ill civilization ... It’s not possible to not embrace the manner of doctors who have lost hope after looking at satellite maps; but unfortunately it is us who is sick. There’s no need to embrace the severity of the situation; if we have saved the day: "Don’t panic! Everything’s OK!"

The terms are all piled on one another while the pathetic state that mankind has come to by cutting across all boundaries is being discussed... We had just sailed out to the sea of postmodernism when we got caught up by the vortex of post truth. The truth no longer allows us to see the future. We have not been able to get out of the "Cassandra Syndrome" since new variants of impatience and populism have stuck to our lives as sadness. In this respect, we are constantly trying to document everything with the recording resources at hand. It’s the citizens that pursue after the city surveillance cameras rather than security officers. It may be comforting to consider the creation of a colossal "before / after" archive consisting of prosecution demands, politician statements, structures that have gone through “restoration” as a collective but tragic achievement of today. But it is not possible to not hope that a remedy will arise from these boiling efforts.


Mustafa Duymaz’s works are literally the documents of those things that we have witnessed of the cities; mass housing, cranes, cages made by metal profiles that carry almost every part of the country to the same loss of identity are depicted on the infinite pattern of the distorted urbanization produced by the previous fifty years. The artist has pulled away the soil up out under our feet from the endless scenery around us, we are high above but we are not for sure from where we are looking at the city, we cannot even see the creatures from so far above. After all this system does not accept those that are left below, the lovers of the earth. It pushes you to climb up without taking into consideration who you step on and until you forget who you are. The prize for this climb is a residence at a "higher tower" residence and more base stations for uninterrupted flaunting...

We are familiar with the texture depicted by a monochromatic palette; we know from broken glasses or signs that “scream out" that this is the capital Ankara, but not that any other city in our country shares a different destiny. The artist carefully places "advertising sirens of a consumption culture", advertising panels, between the profiles. In the process of commodifying the female body with an aesthetic understanding brings out the contradiction between the luster of concrete and metal clusters that close the sky.
Duymaz accentuates the toxic power of the city with stimulating colours of the construction sites; bright yellows and oranges. The structures that boast of these ungodly masses cannot be forgotten even in the darkness of the night, because we are exposed to the bright lights in the walls. The city's fading joy is replaced with too much colour and light that tires the eyes with artificiality. Duymaz expresses the strange pollution that is created by light in the city, by bringing together the neon colours and sections of the structures with geometry.

History shows that there are stories of relationships between power and architecture which are too bloody to be hidden. The beauties of monumental structures are the heritage of the unnamed slaves, and elbow grease. In today's simplicity and sanity, we are not so surprised by the mediocre that arises in the inevitable (urban) transformation that we live in, but the admiration that is shown towards this mediocre is more heart breaking. Forests, workers, neighbourhoods, memory, history and the sky are sacrificed ... for what? For this? Within this amorphous crowd, one cannot stop banging on the "wall of nothingness" and wants to speak to Baudrillard: "This rage and confusion that we are living, what exactly is it a simulation of?"

Mustafa Duymaz does not leave your viewer helpless however; this superstructure that has come to life in the works, the construction noise and strandedness wakes up the desire to shake it all off. He invites us all to look to the sky a lot more to find a way out.

Aslı Alpar
September , 2017

----

Cities and metropolises are perhaps the most important topic and occupation of the age we are in. Many people are familiar with concepts such as 'urban transformation' and 'urban gentrification' because of the continuity of today's urbanization, especially in the different metropolises of the world, where we can witness ourselves by ravaging all previous layers. Nevertheless, the predictions presented by the space being reproduced in an ever-accelerating manner are the most basic tensions of our time. It is not a new discovery to realize that the political and economic reasons cause a dialectic with the cities and we can determine this as the starting point of this tension with the cities, for it is possible to reach various sources, saying that the city is a political trump and in this context it is directly related to the consumption habits which can be accepted as a show of power at the same time.

Within this network of relations; its built up with the inconsistencies of constantly and repeatedly building cities marketed with the ‘good life’ perception due to the 'futuristic' allegations that the potent confines to his own horizon and with the need to feel its existence forever. It is quite possible to understand the inconsistencies in question and the fact that every definition includes its own counterpart in practice by looking at some historical records. For example; we know from many sources that the Romans, who are the inspiration of the western world on civilization, have put forward gladiatorial demonstrations, where slaves fought to death in amphitheaters like the Colosseum or Aspendos as a means of entertainment until the 'barbarians' put an end to it. Hence the history of the cities is just as it is in the beginning of the famous novel "The Story of the Two Cities" written by Charles Dickens; it is composed of events directly related to power and consumption, which contain various contradictions. Furthermore, when we look at the content and appearance of cities in terms of limited productivity and the continuous redesign of the consumption plan in accordance with financial forecasts, we see that by the restriction of collective communication possibilities, individuals are moving away from nature because of monotony, daring aesthetics due to the lack of functionality and a sense of modernity.

No one is surprised that squares and social spaces are being removed from the country, nature being brutally destroyed, or that places of sanctity are surrounded by luxurious accommodations and skyscrapers. For this reason, it is inevitable that the projected urban transformation, mostly based on gentrification, has become an accepted part of life for billions of people. At this point it is possible to observe that today's people exist with images based on their urban consumption, just like the people who will come to life like in the book in Fahrenheit 451**that everyone knows off by heart; because on the one side it’s trying to integrate the idea of personal development, beliefs and 'finding oneself' that is put across to everyone, on the other side, people are trying to emerge themselves with the image of the simulation that they embrace. While cities are like people trying to integrate themselves with an image, people are like the cities that they build. Therefore, through the living and accommodation spaces in faraday cages, which seem like electronic equipments in a sense, both cities and humanity are being thrown into a spontaneous breeding of a loss of identity. We can now openly follow everything that is happening through urban changes rather than people's life stories.
Mustafa Duymaz, who has been pursuing urban formations, following up changes and gentrification in his work for a long time; with his new exhibition 'Don’t panic, everything’s alright!' he continues to archive this tragedy through his work, while witnessing the ambivalent facts of his time.
Duymaz's works in this exhibition; causes us to question the dark visions of today's cities which were once said to be much more beautiful, which have been written about, and told in stories, and strewn with rumors. Situations that are zeitgeist in the sense that we are living in besiegedness, tension, restlessness, the fact that everything starts to wear out rapidly from the moment it is produced and that all these things spread to the human life through the cities, constitute the main themes that can be reached within Duymaz’s works.


From this point of view, although the term '' Don’t panic, everything’s okay! '' includes a form of expectation of relief it points out that the usual or anticipated depression is covered up with this image of relief. In other words, Duymaz records the hell lived within the promised artificial heaven within his work, and continues to question the urban portents that continue today.

''it was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of light, it was the season of darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to heaven, we were all going direct the other way- in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only.'' Charles Dickens - A Tale of Two Cities
** Fahrenheit 451 – Ray Bradbury, Simon & Schuster Press, November 2011

Ayşin Zoe GÜNEŞ
September, 2017



ARTE SANAT ; sanatın varoluş hakikatini sahiplenen bir duyarlıkla, yeni bir kimlik inşa etmek ve yeni olanaklar yaratmak düşüncesiyle, kurumsal yapısı temelinde kolektif işbirliğine dayalı bir oluşum hedeflemiştir.

BİZE ULAŞIN

  • Mutlukent Mah. Hekimköy Sit. 1920. Cad. No: 59 Çayyolu / Ankara / Türkiye
  • 0312 241 04 44
  • info@artesanat.org
  • Pazar-Pazartesi Hariç Her Gün 10:00 - 18:00 Saatleri Arasında Ziyaret Edilebilir.